02-DOKTORA TEZLERİ

Browse

Recent Submissions

Now showing 1 - 20 of 8393
  • Item
    Nijer'de iklim değişikliği konusunda çiftçi tutum ve davranışlarının belirlenmesi ve uyuma yönelik politikaların geliştirilmesi: Ouallam ili örneği
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Ali Sara,Abdoul Aziz
    Bu çalışmanın amacı, Nijer'de iklim değişikliği konusunda çiftçi tutum ve davranışlarını belirlemek ve iklim değişikliğine uyuma yönelik politika önerilerini geliştirmektir. Bu amaçla; veri toplama sırasında, anket hatalarını en aza indirmek ve verilerin kalitesini arttırmak adına KoBoCollect yazılımı yardımıyla programlanmış anket soruları tablete ve akıllı telefona yerleştirilmiş ve daha sonra iklim değişikliğinden daha çok etkilenen Ouallam ilinde tarımın yoğun olarak yapıldığı Tondikiwidi ve Simiri ilçelerine bağlı köylerde 130 çiftçi ile yüz yüze anket çalışmaları 2021 yılının son çeyreğinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada çiftçilerin iklim değişikliği hakkında bilgiye sahip olma durumunun, uyum ve mücadele konusunda uygulamalarının belirlenmesinde frekans, oran ve aritmetik ortalama gibi tanımlayıcı istatistikler ile Likert ölçeği kullanılmış ve istatistiki açıdan anlamlılık testi Khi-Kare testi ile ortaya konulmuştur. İklim değişikliği konusunda çiftçilerin tutum ve davranışlarını etkileyen etmenlerin belirlenmesinde ise kurulan lojistik regresyon modellerinden faydalanılmıştır. Çalışma bulguları ışığında; çiftçilerin büyük çoğunluğu (%64,1'i) eğitimsiz olup, eğitim görmüş olanların da eğitim süreleri 2,4 yıldır. Neredeyse tamamına yakını (%92,1'i) iklim değişikliği konusunda yeterli bilgiye sahip değildir. Geçimlik tarımla uğraşan çiftçiler, iklim değişikliğinin son on yılda hem işlenen tarımsal arazilerinde %25,53 oranında hem de yetiştirilen ana ürün olan darı verimlerinde %46,39 oranda bir azalışa neden olduğunu belirtmişlerdir. İklim değişikliğinin artan olumsuz etkileri ile çiftçiler, sivil toplum kuruluşları ve kamu kurumları mücadele faaliyetlerinde bulundukları tespit edilmiştir. Çiftçiler, iklim değişikliği ile mücadele için daha etkin uyum çalışmaları ile yaşadıkları sorunlarının ışığında daha doğru ve uygulanabilir stratejiler talep etmektedirler. The purpose of this dissertation is to determine farmers' attitudes and behaviors toward climate change in Niger and develop policy proposals for climate change adaptation. To achieve this purpose, a survey was conducted using the KoBoCollect software in which data was collected. This approach is specifically aimed at minimizing errors in the survey area and improving the quality of data. The surveys were carried out face-to-face with 130 farmers in different villages connected to Tondikiwidi and Simiri districts, located in the Ouallam province, a region that is at high risk of climate change. The surveys and field studies took place in the last quarter of 2021. Descriptive statistics such as frequency, ratio, and arithmetic mean were used in this study to assess farmers' knowledge about climate change, adaptation practices, and mitigation efforts. The Likert scale was utilized to determine the statistical significance using the Chi-Square test. Logistic regression models were used to find the factors that influence the attitudes and behaviors of farmers in the context of climate change. Based on the study findings, it was observed that most farmers (64,1%) had received no formal education, with an average education period of 2.4 years. Additionally, the results indicated that nearly all farmers lacked awareness about climate change. The study revealed that climate change has led to a decrease in millet yields of 46.39% and 25.53% in processed agricultural lands and cultivated crops respectively over the past ten years. Furthermore, it was observed that both farmers, governmental, and non-governmental organizations were actively involved in combating the escalating negative effects of climate change. Despite the efforts made, farmers believe that these measures are insufficient. As a result, the farmers demand more effective climate change adaptation policies and strategies to mitigate the negative effects of climate change
  • Item
    İSTİHBARATIN GÖZETİMİ
    (Ankara Üniversitesi, 2021) Gül, Hasan
    Bu tez istihbaratı kendine has özellikleri ve istisnai durumları olan, bilginin gizlilik içerisinde işlendiği süreç sonunda ortaya çıkan ürün olarak ele almaktadır. Bu ürün, karar alıcıların politika oluşturması ve oluşturulan politikanın hayata geçirebilmesi amacına hizmet etmektedir. Dolayısıyla, istihbarat kendine yüklenen görev ve sorumluluklar açısından hassas bir konumdadır. Bu bağlamda, istihbaratın gözetiminin sağlanması demokratik ülkeler için bir zorunluluk halini almaktadır. İstihbaratın gözetimini gerekli kılan etkenler arasında istihbaratın gizlilik doğası öne çıkmaktadır. Demokratik bir sistem içerisinde kamusal faaliyetlerin ve hizmetlerin yerine getirilmesinde gizlilik bir sorun olarak değerlendirilmektedir. Bu mesele, istihbarat söz konusu olduğunda daha ciddi ve önemsenmesi gereken bir hal almaktadır. İstihbarat teşkilatları ve faaliyetlerinin gizlilik içerisinde yapılması bir zorunluluk olmakla birlikte, bu durum beraberinde gözetimi de zorunlu kılmaktadır. Gizliliğin arkasına sığınılarak, sahip olunan güç, imkân ve kabiliyetler kamu adına faaliyet gösteren kurum ve şahıslar tarafından kötüye kullanılabilmektedir. Bu sorun alanının ortadan kaldırılabilmesi ve başa çıkılması için hesap verebilirlikle sonuçlanacak mekanizmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu doğrultuda, kamusal görev ve faaliyetlerde gözetimin sağlanması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Gözetim kavramı, ülkelerin siyasal, kültürel ve sosyolojik yapı ve özelliklerine göre değişiklik göstermektedir. Alan yazın incelendiğinde, istihbaratın gözetiminin yasama, yürütme ve yargı erkleri aracılığıyla gerçekleştiği gözlenmektedir. Bu tezde, istihbaratın gözetimi, gelişmiş demokratik ülkelerde olduğu gibi Türkiye‟de de üzerinde durulması gereken oldukça önemli ve akademik olarak daha fazla çalışılması gereken bir konu olarak değerlendirilmektedir. Bu tez, istihbaratın hesap verebilirliğinin gözetim ile sağlandığını savunmaktadır. Demokratik ülkelerde istihbaratın gözetimi yargı, yasama ve yürütme erkleri aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu bağlamda, tez, Türkiye‟de istihbaratın gözetimi ve gözetim mekanizmalarının durumunun ortaya koyulmasını amaçlamaktadır. Bu amaçla birlikte öncelikle kuramsal çerçeve oluşturulması için tez konusu ile ilgili olarak ayrıntılı bir literatür taraması ve incelemesi yapılmış; ardından nitel araştırma yöntemi olan yarı yapılandırılmış ve derinlemesine görüşmeler ile mevcut bakış açısı ve durum değerlendirmesi gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak, bu tez, istihbarat teşkilatları ve istihbarat teşkilatlarının faaliyetlerinin gözetimini tartışarak, Türkiye‟de ulusal güvenlik bağlamında istihbarattan sorumlu olan MİT Başkanlığı‟nın gözetimini değerlendirmektedir. This thesis considers intelligence as a product that has its own characteristics and exceptional situations, and that emerges at the end of the process in which information is processed in secrecy. This product serves the purpose of decision makers to create a policy and to implement the policy. Therefore, intelligence is in a sensitive position in terms of duties and responsibilities assigned to it. In this context, oversight of intelligence becomes a necessity for democratic countries. Among the factors that necessitate the oversight of intelligence, the confidential nature of intelligence stands out. Confidentiality is considered as a problem in the performance of public activities and services in a democratic system. This issue becomes more serious and should be considered when it comes to intelligence. While it is a necessity for intelligence agencies and their activities to be carried out in secrecy, this situation also necessitates on oversight. Through the secrecy, the power, possibilities and capabilities can be abused by institutions and individuals operating on behalf of the public. Mechanisms that result in accountability are needed to eliminate to be dealt with this problematic field. In this direction, the need for oversight in public duties and activities arises. The concept of oversight varies according to the political, cultural and sociological structures and characteristics of the countries. When the literature is reviewed, it is observed that the oversight of intelligence is realized through the legislative, executive and judicial powers. In this thesis, the oversight of the intelligence is evaluated as a very important issue that needs to be emphasized in Turkey as well as in developed democratic countries, and an issue that needs to be studied more academically. In democratic countries, oversight of intelligence takes place through the judiciary, legislative and executive powers. In this context, the thesis aims to reveal oversight level of intelligence and the situation of oversight mechanisms in Turkey. For this purpose, first of all, a detailed literature review and examination was made regarding the thesis topic in order to establish a theoretical framework; then, the current perspective and situation assessment was carried out with semi-structured and in-depth interviews, which is a qualitative research method. In conclusion, this thesis evaluates the oversight of the MIT Presidency, which is responsible for intelligence in the context of national security in Turkey, by discussing the oversight of intelligence agencies and their activities.
  • Item
    Cumhuriyet dönemi ceza infaz sisteminde hapishaneler ve mahpuslar (1923-1950)
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Soran, Volkan
    Bugün anladığımız şekliyle modern hapishaneler ilk kez Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da ortaya çıktı. Suçluları cezalandırmakla kalmayıp aynı zamanda ıslah etmeyi amaçlayan yeni bir infaz anlayışının ürünü olarak hemen hepsi bundan 250 yıl önce kurulmaya ve yaygınlaşmaya başladı. Batılılaşma hareketinin etkisiyle Osmanlı Devleti de on dokuzuncu yüzyıldan itibaren mahbesleri hapishanelere dönüştürmeye, buralarda geçerli infaz koşullarını düzeltmeye ve böylece, değişmekte olan ceza infaz sistemine uygun bir hapishaneler teşkilatı yaratmaya çalıştı. Ancak, içinde bulunduğu siyasi ve mali istikrarsızlık ortamı, bu konuda yürütülen çalışmaların sık sık aksamasına, yer yer ötelenmesine yol açtı. Bununla beraber hapishanelere yönelik reform programı, Cumhuriyet kadrolarının devreye girdiği sonraki süreçte en baştan ele alınarak sürdürüldü. 1926 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu ile hapis cezaları ve bunlara dair infaz usulleri belirlendi. Hapishaneler merkez ve taşra teşkilatı 1929 yılında Dâhiliye Vekâleti'nden alınarak Adliye Vekâleti'ne devredildi. Ayrıca, hapishanelerin işleyişine açıklık getiren kanunlar ve tüzükler çıkartıldı. Tüm bu idari ve hukuki düzenlemeleri, birçoğu Cumhuriyetin 10. yılından sonra hızlanan inşaat faaliyetleri izledi. 1930-1950 arasında 41 hapishane yapıldı, yüzlercesi onarıldı. Bütçe olanakları daha fazlasına izin vermediği için Osmanlı Devleti'nden miras kalan yapı stoku zorunlu olarak kullanılmaya devam etti. Bu durum, 1936'da hayata geçen Tedricî (Dereceli) Serbesti Sistemi'nin uygulanmasını güçleştirdi. Koğuş hapsi denilen topluluk esaslı infaz biçimi, mahpusların disiplin altına alınmasını, çalıştırılmasını ve eğitilmesini engelleyen yapısıyla birlikte varlığını ve geçerliliğini korudu. Modern prisons as we know them today first appeared in Western Europe and North America. Almost all of them as a new penalty style that aims not only punish guilty ones but also discipline them began to be established and spread two hundred and fifty years ago. Under the influence of the westernization movement, the Ottoman Empire tried to create an organisation of prisons which are suitable for changing penalty system and transform the old prisons (mahbes) into new ones where improve the current penal conditions since the nineteenth century. However, the political and financial instability environment caused frequent interruption and postpone that change from time to time. With this, the reform program for prisons was continued by being handled from the very beginning in the next period when the Republican cadres got involved. The Turkish Penal Code, which entered in force in 1926, determined prison sentences and their enforcement procedures. The central and provincial organization of the prisons was taken from the Ministry of Internal Affairs and transferred to the Ministry of Justice in 1929. In addition, laws and regulations were enacted that clarified the functioning of prisons. All these administrative and legal regulations were followed by construction activities, many of which accelerated after the 10th year of the Republic. 41 prisons were built between 1930 and 1950, hundreds of them were repaired. Since the budgetary possibilities did not allow for more, the building stock inherited from the Ottoman Empire continued to be used compulsorily. This situation made it difficult to implement the Gradual Freedom System (Tedricî Serbesti Sistemi), which was put into practice in 1936. The community-based form of enforcement, called ward confinement, remained in existence and valid with its structure that prevented the inmates from being disciplined, employed and educated.
  • Item
    Yunanistan Başbakanı Venizelos'un Pontus politikası (1914-1920)
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Özgür, Pınar Selçuk
    Türkçe literatürde Pontus sorunu ya da meselesi olarak adlandırılan konu 19. yüzyılın ortalarında Doğu Karadeniz kıyılarında bağımsız bir Pontus Devleti kurmak amacıyla Rumlar tarafından gerçekleştirilen bir bağımsızlık hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Pontus Rumlarının bağımsızlık düşüncesi Meşrutiyet döneminde doğmuş, Balkan Savaşları ile ivme kazanmış, Birinci Dünya Savaşı sırasında gelişmiş ve Trabzon'un Rus işgali sırasında siyasi arayışlar ve çete faaliyetleri ile silahlı bir isyana dönüşmüştür. Birinci Dünya Savaşı'nda Bolşevik Devriminin gerçekleşmesi Karadeniz Rumlarının da genel gidişatında ciddi kırılmalara neden olmuştur ve Kafkaslara Rum göçü başlamıştır. Diğer yandan Mondros Mütarekesinin imzalanmasıyla cesaret bulan Karadeniz Rumları bağımsızlık konusunda farklı ihtimaller üzerine yoğunlaşmışlardır. Mütareke döneminde ise Karadeniz Rumları bağımsızlıklarını kazanmak ve özerk bir devlet kurma amacıyla örgütlenmiştir. Esasen tek başına özerk bir devlet kurulmasını isteyen Karadeniz Rumları, Yunan Devleti'ne uzak olan coğrafi konumu başta olmak üzere bazı etkenler nedeniyle böyle bir devletin kurulma ihtimalinin düşük olduğunun farkına varmıştır. Bu nedenle başka bir devletin mandası ya da konfederasyon düşüncesine sıcak bakmıştır. Çok kısa süreliğine de olsa Amerikan mandası, "ana vatan" Yunanistan'a bağlanma, Ermenilerle konfederasyon ya da Osmanlı Devleti ile iş birliği gibi düşüncelerine yanaşmıştır. Bu ihtimallerin içinde Ermeni Devleti ile iş birliği ile bir devlet oluşturulması gerçekleşmeye en yakın ihtimal olarak görünmüştür. Diğer yandan dönemin Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos da bu düşünceyi savunmuştur. Yunan Başbakanı Venizelos bir Pontus devletinin kurulmasını düşük bir ihtimal olarak değerlendirmiştir. Yunanistan'ın Pontus Rumlarının bu talebini kabul etmesi halinde, Yunan Devleti'nin Büyük Devletlerden destek beklediği taleplerini (Batı Anadolu, Ege Adaları gibi) zayıflatacağına hükmetmiştir. Bu sebeple Venizelos, zaten coğrafi konumunu dikkate alarak "Pontus Rum Devletinin" Ermeni Devleti'nin desteğiyle kurulmasını tercih etmiştir. Ancak bu esnada Karadeniz Rumları Batum ve Tiflis'te çeşitli kongreler organize ederek kendi gelecekleri konusunda bizzat çalışmaya başlamışlardır. Sevr Antlaşması'nın imzalanması ile Büyük Yunanistan hayaline kavuştuğunu düşünen Venizelos 1920 Kasım seçimleri sonunda beklemediği bir seçim yenilgisi yaşamış ve Fransa'ya gitmiştir. Konstantinos'un Yunanistan tahtına geri dönmesi, Yunan cephesinin Küçük Asya'da genişlemesi ve 1922 yılında Yunan Ordusunu bozguna uğraması gibi gelişmeler Pontus Devleti kurulması düşüncesinin terk edilmesine yol açmıştır. 1923 yılında Lozan Antlaşması imzalanması ile bölgede yeni bir düzen oluşturulmuştur. The issue, which is called the Pontus problem or issue in Turkish literature, emerged as an independence movement carried out by the Greeks in the middle of the 19th century in order to establish an independent Pontus State on the shores of the Eastern Black Sea. The idea of independence of the Pontus Greeks began in the Constitutional Monarchy period, gained momentum with the Balkan Wars, developed during the First World War, and turned into an armed rebellion with political pursuits and gang activities during the Russian occupation of Trabzon. The realization of the Bolshevik Revolution in the First World War caused serious breaks in the general course of the Black Sea Greeks and the Greek migration to the Caucasus began. On the other hand, the Black Sea Greeks, who were encouraged by the signing of the Armistice of Mondros, focused on different possibilities for independence. During the armistice period, the Black Sea Greeks were organized with the aim of gaining their independence and establishing an autonomous state. In fact, the Black Sea Greeks, who wanted to establish an autonomous state on their own, realized that the possibility of establishing such a state was low due to some factors, especially its geographical location far from the Greek State. For this reason, the community looked warmly to the idea of a mandate or confederation of another state. Even for a very short time, the American mandate, the ideas of unite to the "motherland" Greece, confederation with the Armenians or cooperation with the Ottoman State were considered by the Blacksea Greeks. Among these possibilities, the creation of a state in cooperation with the Armenian State seemed to be the closest possibility. On the other hand, the Greek Prime Minister of the period, Eleftherios Venizelos, also defended this idea. Greek Prime Minister Venizelos considered the establishment of a Pontic state as a low probability. He ruled that if Greece accepted this demand of the Pontic Greeks, it would weaken the demands of the Greek State for which it expected support from the Great Powers (Western Anatolia, Aegean Islands, etc.). For this reason, Venizelos preferred the establishment of the "Pontus Greek State" with the support of the Armenian State, already taking into account its geographical location. However, in the meantime, the Black Sea Greeks started to work on their own future by organizing various congresses in Batumi and Tbilisi. Thinking that he had achieved his dream of Greater Greece with the signing of the Treaty of Sevres, Venizelos suffered an unexpected electoral defeat at the end of the 1920 November elections and went to France. Developments such as the return of Constantine to the throne of Greece, the expansion of the Greek front in Asia Minor and the defeat of the Greek Army in 1922 led to the abandonment of the idea of establishing the Pontus State. With the signing of the Treaty of Lausanne in 1923, a new order was established in the region.
  • Item
    Amerika Birleşik Devletleri arşiv belgelerinde 1958 Lübnan Krizi
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Güzel, Hatice Miray Vurmay
    Sahne olduğu birçok olay ile dünya tarihinin seyrine yön veren Ortadoğu, uluslararası sistemin merkezlerinden biri olmuştur. Türkiye için de Ortadoğu'yu hem tarihsel hem de güncel anlamda yakından takip etmek oldukça önemlidir. Bu çerçevede Ortadoğu'nun siyasi, toplumsal ve kültürel değerlerini odağa alarak bölgenin tarihini geniş bir açıdan tahlil etmek elzemdir. Yapılan tahlillerde, Soğuk Savaş'ın başından bu yana Ortadoğu'ya özel bir önem atfeden Amerika Birleşik Devletleri (ABD) faktörünü de mutlaka gözetmek gerekmektedir. Soğuk Savaş'ın giderek ısındığı 1950'lerden itibaren ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında önemli bir rekabet alanı haline gelen Ortadoğu'da 1958, krizler yılı olmuştur. 1955'te ABD'nin SSCB'yi çevreleme stratejisinin Ortadoğu ayağı olan Bağdat Paktı'nın kurulması ile hızlanan bölgesel gerginlikler, 1956 Süveyş ve 1957 Suriye krizleri ile giderek derinleşmiştir. Şubat 1958'de Mısır ve Suriye'nin Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) çatısı altında birleşmesi, bölgedeki ideolojik kamplaşmanın Lübnan üzerinden çatışmaya dönüşmesine neden olmuştur. ABD ise bu süreçte Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) kanalı ile bir süredir iç işlerine müdahil olduğu Lübnan'daki krizi yakından takip etmiştir. Ortadoğu'daki tüm krizleri "Sovyet etkisine" bağlayan ABD, sadık müttefiki Irak monarşisinin 14 Temmuz 1958'de kanlı bir darbe ile yıkılmasının ardından Lübnan'ı da kaybetmemek için askeri bir harekata girişmiştir. Tarihe Blue Bat Operasyonu olarak geçen bu operasyon, ABD'nin Ortadoğu topraklarına düzenlediği ilk askerî harekât olmuştur. Temmuz 1958, hem Amerikan tarihi hem de Ortadoğu tarihi açısından sembolik değerde bir milattır. Nitekim, bu tarihten sonra ABD'nin günümüze değin uzanan Ortadoğu'ya yönelik askeri müdahalelerinin arkası kesilmemiştir. Adana'da bulunan İncirlik Hava Üssü'nün ABD tarafından ilk kez kullanıldığı bu operasyon, Türk siyasi tarihi için de ayrıca önem taşımaktadır. 1958 Lübnan Krizi ve Amerikan müdahalesi, Türkiye'deki mevcut iktidar-muhalafet gerginliğine dış politika boyutunu da eklemiştir. Bu süreçte başlayan Türkiye'deki Amerikan üsleri tartışmaları, halen varlığını korumaktadır. Bu çerçevede tez çalışmasının hedefi Soğuk Savaş'ın Ortadoğu'yu etkisi altına almaya başladığı bu kritik dönemi ABD Dışişleri Bakanlığı, CIA, Birleşmiş Milletler (BM) ve Amerikan askeri belgeleri ışığında ele almaktır. The Middle East, which has shaped the course of world history with the many events it has witnessed, has always been one of the centers of the international system. It is very important for Turkey to closely follow the Middle East both in historical and contemporary terms. In this framework, it is essential to analyze the history of the region from a broad perspective by focusing on the political, social and cultural values of the Middle East. In these analyses, the United States of America (USA), which has attached special importance to the Middle East since the beginning of the Cold War, must be taken into consideration. 1958 was a year of crises in the Middle East, which had become an important area of competition between the US and the USSR since the 1950s, when the Cold War became increasingly heated. Regional tensions, which accelerated with the establishment of the Baghdad Pact in 1955, deepened with the Suez crisis in 1956 and the Syrian crisis in 1957. The unification of Egypt and Syria under the umbrella of the United Arab Republic (UAR) in February 1958 caused the ideological polarization in the region to turn into a conflict over Lebanon. In this process, the US closely followed the crisis in Lebanon, which it had been intervening in its internal affairs through the CIA. Attributing all the crises in the Middle East to the "Soviet influence", the US embarked on a military operation in order not to lose Lebanon after the fall of its ally, the Iraqi monarchy, in a bloody coup d'état on July 14, 1958. This operation, known in history as Operation Blue Bat, was the first US military operation in the Middle East. July 1958 is a milestone of symbolic value for both American history and the history of the Middle East. As a matter of fact, after this date, the US military interventions in the Middle East have continued to this day. This operation, in which the Incirlik Air Base in Adana was used by the US for the first time, is also important for Turkish political history. The 1958 Lebanon Crisis and the American intervention added a foreign policy dimension to the existing government-opposition tension in Turkey. The debate on the American bases in Turkey, which started in this process, is still ongoing. In this framework, the thesis aims to analyze this critical period when the Cold War began to influence the Middle East in the light of US State Department, CIA, UN and American military documents.
  • Item
    Atatürk döneminde Ankara Belediyesi (1923-1938)
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Solmaz, Çağlar
    Tanzimat'ın ilanından sonra ortaya çıkan modern belediyelerin kökeni 1854 yılına dayanmaktadır. Kırım Savaşı'ndan sonra Şehremaneti'nin kurulmasıyla başlayan belediyecilik faaliyetleri, Cumhuriyet'e kadar birçok kanun ile değişikliğe uğramış ve tüm vilayetlere yayılmıştır. 1857 yılında Paris modelli Altıncı Daire-i Belediye'yi emsal alarak oluşturulan ve 1864 Tuna Vilayeti Nizamnamesi ile yaygınlaşan belediye teşkilatları arasında Ankara Belediyesi'nin varlığı da 1866 yılından beri bilinmektedir. Ankara Belediyesi, Cumhuriyet'in ilanına kadar geçen süre zarfında mali imkansızlıklardan dolayı kısıtlı hizmetlerde bulunabilmiştir. Ankara'nın başkent olması ve Cumhuriyet'in ilanından sonra Ankara'nın çehresini değiştirmek için belediye teşkilatında düzenlemelere gidilmiştir. 1924 yılında yürürlüğe giren Ankara Şehremaneti Kanunu ile Ankara'nın fiziki ihtiyaçları, devlet güvencesi altında karşılanmaya çalışılmıştır. 1930 yılında çıkarılan Belediye Kanunu ile Ankara Şehremaneti kaldırılmış, yerine Ankara Belediye Başkanlığı kurulmuştur. Cumhuriyet'in ilk yıllarına nazaran plan ve programlı bir çalışma metodunu şiar edinen Ankara Belediyesi, Atatürk'ün talimatları, Tandoğan'ın uygulayıcılığı ile Ankara'yı modern bir başkent haline getirmek için çalışmalarda bulunmuştur. Bu çalışma, Ankara Belediyesi'nin tarihsel süreçte geçirdiği değişimler doğrultusunda Ankara'nın yaşadığı büyük dönüşümü inceleyecektir. The origin of the modern municipalities that emerged after the proclamation of the Tanzimat dates back to 1854. Municipal activities, which started with the establishment of the Şehremaneti after the Crimea War, were altered by many laws until the foundation of the Turkish Republic and spread to all provinces. The existence of the Ankara Municipality has been known since 1864, among the municipal organizations that were established in 1857 by taking the Paris-modeled Sixth Department of Municipality as an example and became widespread with the Danube Province Regulation of 1864. Ankara Municipality was able to provide limited services due to financial impossibilities during the period until the proclamation of the Republic. After the proclamation of the Republic and Ankara becoming the capital, arrangements were made in the municipal organization in order to change the face of Ankara. With the Ankara Şehremaneti Law, which came into force in 1924, the physical needs of Ankara were tried to be met under the guarantee of the state. With the Municipality Law enacted in 1930, Ankara City Hall was abolished and Ankara Municipality was established instead. Ankara Municipality, which adopted a planned and programmed working method compared to the first years of the Republic, put efforts to make Ankara a modern capital with the instructions of Ataturk and the implementation of Tandoğan. This study will examine the great transformation that Ankara has experienced in line with the changes that Ankara Municipality has undergone in the historical process.
  • Item
    şgal yıllarında Anadolu'da kültürel talan: Eski eser kaçakçılığı (1918-1922)
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Coşkun, Yahya
    30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi'nden sonra Osmanlı topraklarında başlayan işgallerde işgalciler, eski eserlerle yakından ilgilenmiş hem araştırma ve kazı yapmış hem buldukları eserleri yurt dışına kaçırmış hem de bu eserler sayesinde Anadolu'daki varlıklarını anlamlandırma ve tescilleme gayreti içine girmişlerdir. Bu kapsamda İngiliz, Amerikan, Fransız, İtalyan ve Yunan işgal güçlerinin hepsinin, Anadolu'da, eski eser kaçakçılığı yaptığı görülmüştür. Her ne kadar işgal döneminde Müze-i Hümâyûn başta olmak üzere bürokrasi, eski eser kaçakçılığını önlemeye çalışmışsa da çoğunlukla buna gücü yetmemiş ancak yine de her bir ihbar değerlendirilmiş ve her sorun çözülmeye çalışılmıştır. Çalışmada eski eserin ve kaçakçılığın ne olduğu, Osmanlı Devleti'nde eski eser kaçakçılığının mahiyeti ve bu kaçakçılığı engelleme faaliyetleri incelenmiş; ilk müze teşebbüslerinden başlanarak hukuki düzenlemeler ve diğer girişimlerle bu konuda alınan önlemler, bilhassa da işgal döneminde yapılan uygulamalar açıklanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada başta eski Müze-i Hümâyûn, şimdiki İstanbul Arkeoloji Müzeleri Arşivi olmak üzere, Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi ve Cumhurbaşkanlığı Arşivi tetkik edilmiş; günün gazeteleri, mecmuaları ve dönemin tanıklarının yazdıkları taranmış, konuyla ilgili önceki çalışmalarla bu dönem incelenmeye çalışılmıştır. During the occupation in Ottoman territory following the Armistice of Mondros on 30 October 1918; the occupying forces were closely interested in antiquities, they carried out surveys and excavations, they smuggled the findings and also, they tried to give a meaning to and legitimize their existence in Anatolia through these artefacts. Although the bureaucracy, especially Imperial Museum tried to prevent the smuggling of artefacts, mostly no result has been achieved. Nevertheless, every single report was put in process and every problem was tried to be solved. In this thesis, the definitions of antiquities and smuggling, the nature of antiquities smuggling activity in Ottoman Empire and preventive measures were analyzed; beginning with the first ventures of museology, it was attempted to give an explanation to the legal regulations and other measures taken, particularly the practices in the occupation period. In the preparation phase of the thesis, researches were conducted in the archives of Istanbul Archaeological Museum -then Imperial Museum-, Prime Ministry Ottoman Archives, Prime Ministry Republic Archives and Presidency of Republic of Türkiye Archives; the papers, magazines of the epoch and the records of witnesses were studied and this period was analyzed in the light of the previous related researches.
  • Item
    Bitlis vilayet hapishaneleri (1908-1918)
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Tokur, Halit Aytuğ
    İnsanlık tarihi kadar eski bir kavram olan suç davranışı işlendikten sonra suçun faili hakkında yasal süreç başlatılır. Bu süreç sonuçlanana kadar fail önce şüpheli sıfatıyla tutuklu olarak alıkonur. Suç kesinleştiği takdirde mahkûm edildiği süre kadar ceza, faile hapishanede tutularak çektirilir. Hapishaneler suça karşılık cezanın kurumsallaştığı mekânlardır. Osmanlı Devleti'nde zindandan hapishaneye geçiş, Tanzimat Dönemi ile başlayan bir süreçtir. Tanzimat Fermanı'nın ilanı sonrasında ceza infaz sisteminde bir takım değişiklikler gündeme getirilmiştir. Osmanlı hapishanelerinde yapılmak istenen iyileştirmelerle ilgili olarak mevcut hapishanelerin Avrupa hapishane sistemine bakılarak ıslahı için Avrupa'dan getirtilen uzmanlar ve raporları doğrultusunda hareket edilmeye çalışılmıştır. Hapishanelerle ilgili olarak somut reform adımları ise II. Abdülhamid döneminde başlamış, İttihat ve Terakki iktidarında ve II. Meşrutiyet Döneminde hız kazanmıştır. Karmaşık dinî ve etnik nüfus yapısına sahip Bitlis Vilayeti, Rus ve İngiliz emperyalist hedeflerinin kesiştiği, ülkenin doğu sınırına yakın önemli bir bölgedir. Bitlis Vilayeti; I. Dünya savaşı öncesinde ve savaş sırasında yaşanan Ermeni Komitacı eylemleri, 1914 yılındaki Bitlis Vakası, I. Dünya Savaşı sürecinde 1915 yılında gerçekleştirilen zorunlu göç, 1916 yılında maruz kalınan Rus işgali ile ekonomik canlılığını yitirmiş, sınırları içerisindeki nüfus ciddi oranda azalmıştır. 1908-1918 yılları arasında Bitlis vilayetinde bulunan Bitlis Merkez Sancağı, Ahlat Kaza, Hizan Kaza, Mutki Kaza; Genç Sancak, Çapakçur Kaza, Kulp Kaza; Muş Sancak, Bulanık Kaza, Malazgirt Kaza, Sason Kaza, Varto Kaza; Siirt Sancak, Eruh Kaza, Garzan Kaza, Pervari Kaza, Şirvan Kaza Hapishaneleri kısaca vilayetin tüm sancak ve kaza hapishaneleri çalışmamızda incelenmiştir. Araştırmamızın temel amacı; Osmanlı hapishane sistemi içerisinde Osmanlı modernleşmesini bir kurum ve vilayet örneğinde takip ederek II. Meşrutiyet Döneminde yapılmak istenen hapishane reform girişimlerinin Bitlis Vilayet Hapishaneleri üzerindeki etkisini saptamaktır. Ayrıca reform çabaları neticesinde hapishanelerin fiziki şartlarında, hapishane çalışanları ve mahkûmların sosyal yaşantılarında görülen değişiklikleri akademik düzlemde analiz ve tespit etmektir. Araştırmamızda ayrıca yapılan reformların başarısı ve başarısızlığı ortaya konmaya çalışılmıştır. After the criminal behavior, which is a concept as old as the history of humanity, is committed, a legal process is initiated against the perpetrator of the crime. The perpetrator as a suspect is first detained as a prisoner until this process is concluded. If the crime is finalized, the perpetrator is sentenced to be kept in prison for as long as he is convicted. Prisons are places where punishment for crime is institutionalized. The transition from dungeon to prison within the Ottoman Empire is a process that started with the Tanzimat Period. After the proclamation of the Tanzimat Edict, some changes were brought up in the penitentiary system. Regarding the improvements to be made in the Ottoman prisons, efforts were made to act in line with the proposals of experts brought from Europe and their reports on the improvement of the existing prisons by taking the European prison system into consideration. Concrete reform steps related to prisons started to be taken during the reign of Abdulhamid II and considerable strides were made when the Union and Progress Party was in power as well as during the Second Constitutional Era. The Province of Bitlis, having complex religious and ethnic population structures, is an important region close to the eastern border of the country where Russian and British imperialist goals intersected. Before and during World War I, the Province of Bitlis lost its economic vitality and the population within its borders decreased significantly due to the Armenian resistance movements in the region, the Bitlis Incident which took place in 1914, forced migration in 1915 and the Russian invasion in 1916. All sanjak and district prisons in the province of Bitlis (the Central Sanjak of Bitlis, Genç, Muş and Siirt sanjaks; Ahlat, Hizan, Mutki, Çapakçur, Kulp, Bulanık, Malazgirt, Sason, Varto, Eruh, Garzan, Pervari and Şirvan districts) between 1908-1918 were examined in the study. The main purpose of the research is to determine the effects of the prison reform attempts desired to be made during the Second Constitutional Era on the provincial prisons of Bitlis by following the Ottoman modernization within the Ottoman prison system in the case of an institution and a province. In addition, it was tried to analyze and detect, at the academic level, the changes in the physical conditions of the prisons and the social lives of the prison staff and inmates as a result of the reform efforts. The success and failure in the efforts were tried to be revealed.
  • Item
    Cumhuriyet Dönemi'nde Çorum'a dış göçler ve sosyo-kültürel izleri
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Gülen, Tuğba
    Göç; bölgelerin demografik yapılarını değiştiren unsurların başında yer almaktadır. Farklı nedenlerle gerçekleşen göçler gönüllü olabildiği gibi zorunlu da olabilmektedir. Göçler sonucu gelenlerin yerleştirilmesi iskân politikaları kavramı altında yer almaktadır. Anadolu, binlerce yıllık tarihi boyunca göç kavramının şekillendirdiği coğrafyaların başında gelmiştir. Bu coğrafyanın bir parçası olan Çorum da dönem dönem göç hareketlerini karşılayan mekânlardan birisi olmuştur. Osmanlı Devleti'nin toprak kayıplarının arttığı 19. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu'ya geçekleşen Müslüman-Türk göçleri Çorum'u da etkilemiştir. Bu nüfus akışı Çorum'un demografik yapısını yeniden şekillendirmiştir. Cumhuriyet Dönemi'ne gelindiğinde Türkiye'ye gerçekleşen dış göçler sonucunda uygulanan iskân politikaları ulus devlet oluşumu sürecinde etkili olmuştur. Yeni Türk Devleti'nin iskân politikaları, Çorum'da da uygulanmış ve kent tarihindeki yerini almıştır. Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ve Türkiye'ye gerçekleşen diğer dış göçler ile gelenler Çorum'da iskân edilmiştir. Bu tezde mübadiller için emval-i metrukeden yararlanılması, göç edenler için yeni köylerin kurulması ve mevcut köylerde göçmenler için göçmen evlerinin inşası gibi politikalar Çorum'un Akpınar, İkipınar ve Kadıkırı köyleri üzerinden değerlendirilmiştir. Bu köylerde bu göçün izleri, köylere göre farklılık göstermekle beraber, toplumsal yaşamda sosyo-kültürel ve ekonomik olarak günümüzde dahi varlıklarını devam ettirmektedir. Migration is one of the factors that change the demographic structures of the regions. Migrations may be voluntary or compulsory although they can occur for different reasons. The settlement of those who came as a result of a migration is within the scope of resettlement policies. Anatolia, throughout its thousands years of history, has been one of the geographies shaped by the concept of migration. Çorum, which is located in this geography, has been one of the places that meet the migration movements from time to time. Since the middle of the 19th century, Çorum was also affected by the Muslim-Turkish migrations due to the increasing loss of territory by the Ottomans. This population flow has also reshaped the demographic structure of Çorum. When it comes to the Republican Period, the settlement policies, implemented as a result of external migrations have been effective in the process of nation-state formation. The settlement policies of the New Turkish State were also implemented in Çorum and took its place in the history of the city. Those who came to Turkey with the Turkish-Greek Population Exchange and other external migrations were settled in Çorum. In this thesis, policies such as the use of abandoned properties for the immigrants, the establishment of new villages and the construction of new immigrant houses in the existing villages were evaluated through the Akpınar, İkipınar and Kadıkırı villages of Çorum. Although they differ according to villages, the marks of migration continue to exist socially, socio-culturally and economically even today.
  • Item
    Demokrat Parti dönemi bayındırlık politikaları
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Mete, Ömer
    Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimleri sonrasında iktidara gelmesinin ardından birçok alanda süratle harekete geçme ihtiyacı hissetmiştir. Bu alanlardan bir tanesi de şüphesiz bayındırlık sahasıdır. Karayolları, su işleri, demiryolu ve limanlar ile yapı işlerinden müteşekkil bayındırlık faaliyetlerinde DP iktidarı her ne kadar açıkça kabul etmese de kendisinden önce başlatılan projeleri büyük ölçüde devam ettirmiştir. Bununla birlikte kendisinin başlattığı çok sayıda projenin bulunduğu da ilave edilmelidir. Demiryollarında ancak mevcut işlerin devam etmesine yetecek kadar kaynak tahsis edilmiş, tüm bayındırlık yatırımları içerisinde demiryollarına ayrılan payda bariz bir küçülme meydana gelmiştir. CHP döneminde, finansman kapsamında uluslararası kuruluşlarla yürütülen görüşmeleri tamamlanan büyük liman işleri, DP iktidarı tarafından takip edilmiş, buna ilaveten barınak, iskele vs. gibi kıyı tesisleri de inşa edilmiştir. Yapı işlerine dair başlangıçta CHP iktidarından devreden bazı işlere dair tasarruf tedbirleri çerçevesinde girişimlerde bulunulmuş, fakat çoğunlukla belirli bir aşamaya gelinen işlerde, birkaçı dışında önemli değişiklikler yapılmamıştır. Diğer yandan yapı işlerini bir düzene koymak ve bunları Bayındırlık Bakanlığı bünyesinde toplamak için sarf edilen gayretler boşa çıkmıştır. İncelenen süreçte bayındırlık faaliyetleri kapsamında bilhassa karayolları ve su işleri konusunda yatırım hacimleri büyük ölçüde genişlemiştir. Bu durum muhalefet tarafından ülkenin gücü ötesinde olduğu gerekçesiyle sıklıkla eleştirilmiştir. Öte yandan DP İktidarı, uluslararası finans kuruluşlarından kaynak temin edilemeyen projelerin bazıları için ülkeler bazında birtakım krediler bulmayı başarmış, 1954 seçimlerinde alınan iyi netice iktidarı özellikle yürüttüğü bayındırlık politikaları noktasında daha da motive etmiştir. Bahsedilen yatırımların büyüklüğü belli bir aşamadan sonra ekonomik sıkıntı yaratmaya başlamış, planlanan projelerin finansmanı için kredi temin etmek zorlaşmıştır. Söz konusu sorun ayrıca döviz sıkıntısı ve pahalılık başta olmak üzere kritik inşaat malzemelerinin sağlanamamasıyla kendisini hissettirmiştir. İzah edilen olumsuz tablonun da etkisiyle 1957 seçimlerinde DP'nin yaşadığı oy kayıpları, Menderes nezdinde iktidarı, ekserisi bayındırlık sahasında yer alan yatırımlara daha çok sarılmaya itmiş, projelerin her aşamasına ait törenler birbirini izlemeye başlamıştır. Bunların seçim propagandası olduğuna dair muhalefetin şiddetli eleştirileri DP mensuplarınca reddedilerek, muhalefet yapılan eserleri görmemekle tenkit edilmiştir. Nihayetinde 1959 yılına gelindiğinde DP grup toplantılarında köy yol ve su işlerine dair yaşanan tartışmalarda hissedilen kaygının yaklaşan yerel seçimlerden mi, yoksa halka hizmet götürme hevesinden mi kaynaklandığını tespit etmek kolay olmamıştır. Democrat Party needed immidiately to get in to action in many areas on accession to power after 14th of May,1950. Public works is certainly one of these areas. DP government, although it didn't accept openly, mostly continued the projects of its predecessors in public works consisting of highways, hydraulic works, railways, ports and construction. In addition to this, there are many projects of its own. The resources allocated to the railways were just enough for the ongoing works. The share of railways in all public works investments decreased significantly. DP followed up the process of great port deals which were negotiated with international institutions in terms of finance during CHP period. Moreover, coastline facilities like shelter and seaport etc. were constructed. In the beginning, DP made some initiatives in the frame of saving measures for some constructional works transfered from CHP power, but generally it did not make important changes in the works which reached to a definite stage, except some. On the other hand, all attemps to put the constructional works in order and gather them within the scope of Ministry of Public Works came to nothing. Within the period of research, volume of investments on public works, especially highways and hydraulic works, significantly increased. This situation was criticized by the opposition because of being out of power of the country. However, DP government succeeded to obtain some credits from several countries for the projects for which financial resourse could not be found before from international institutions. Thus, the successful result of the election in 1954 motivated DP more and more about ongoing public works policy. The size of investments caused economic problems after a while, finding credit for finance of planned projects turned out to be tough. These economic problems became more obvious due to deficiency of currency and high prices which caused lack of construction equipments. The lose of votes in 1957 elections by the influence of the negative situation mentioned before, forced Prime Minister Menderes' government to hold the investment projects firmly, espeacially on public works. Ceromonies which held for each phase of the projects were organized one by one. The harsh critics of opposition stating that these ceremonies became propoganda of elections, were denied by DP members. They reprimanded the opposition for not seing the works finished. Finally in 1959, it was not easy to grasp what is the reason of the anciety on the atmosphere in the group meetings of DP during the debates on road and hydraulic works for villages, whether eagerness for serving to people or just impending elections.
  • Item
    Siyasi haber dergiciliğine bir örnek: Akis Dergisi
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Şendal, Tunay
    Basın, toplumları yönlendirme, belirli grupları etkileyerek konsolide etme, algı sahalarını şekillendirme gibi özellikleriyle kitle iletişim unsurları arasındaki en etkili faktörlerden biri olmuştur. Kökenleri 17. yüzyıla kadar dayanan basın, demokrasinin gelişim süreci içerisinde ve demokratik/çağdaş sistemler dâhilindeki bireylerin haber alma hakkı doğrultusunda, demokrasilerin dördüncü kuvveti olarak adlandırılmıştır. Basının Türk siyasal hayatı içerisindeki gelişimi ise; Tanzimat döneminde devlet kontrolü ile tezahür ederken Cumhuriyet döneminde bir taraftan yeni rejimin benimsenmesindeki temel dinamik, diğer taraftan da demokratikleşme sürecinin en önemli aktörlerinden biri olarak seyrini sürdürmüştür. Çok partili siyasi yaşamla birlikte Türk siyasetindeki özkütlesini ağırlaştıran basının, DP iktidarıyla başlayan yeni dönemdeki en önemli aktörlerinden birisi; bu dönemde yayın hayatına başlayan ve Türk basınının ilk siyasi haber dergisi olan Akis dergisi olmuştur. Time ve Newsweek gibi dünyaca ünlü haber dergileri örnek alınarak Metin Toker tarafından oluşturulan Akis dergisi, siyasi ve sosyo-kültürel gelişmeleri, özgün ve akıcı bir dille okurlarına haftalık aktüalite olarak sunmuştur. Yayın hayatına ''tarafsız habercilik'' ilkesiyle başlayan Akis dergisi, zaman içerisinde DP iktidarına karşı en sert muhalif organlardan biri haline gelirken Türk siyasal hayatının demokrasi çerçevesindeki en zor günlerine şahitlik etmiş ve hatta yalnızca şahitlik etmekle kalmayıp DP dönemini kapatan 1960 İhtilali gibi zor günlere yön veren bir etkiye sahip olmuştur. Toker dönemi (1954-1967) sonrasında bu defa Kurtul Altuğ imtiyazıyla ve Toker'in ekolünü devam ettirmek amacıyla 1987 yılında yeniden yayın hayatına başlayan Akis dergisi, 12 Eylül sonrası resmi devlet rejimi olarak gördüğü Türk-İslam sentezi ve bu sentezin siyasal temsilcisi ANAP iktidarına muhalif bir yayın politikası geliştirmiştir. 1987 yılındaki uzun soluklu olmayan bu denemenin ardından Akis dergisi, bu defa Mehmet Ali Yula önderliğinde 1993-1994 yılları arasında bir kez daha yayımlanarak DYP-SHP hükümeti özelinde Türk siyasi hayatının koalisyonlu günlerine şahitlik etmiştir. Türk siyasi hayatının üç farklı dönemine üç farklı perspektifle tanıklık eden Akis dergisi, kendisinden sonraki dergilere de öncülük ederek Türk basın tarihinin siyasi haber dergiciliğindeki mihenk taşlarından biri olmuştur. The press has been one of the most influential factors among the mass media with its features such as directing the societies, consolidating certain groups by influencing them, shaping the fields of perception. The press, whose origins date back to the 17th century, has been named as the fourth power of democracies in the development process of democracy and in line with the right of individuals within democratic/contemporary systems to receive information. The development of the press in Turkish political life; While it was manifested by state control in the Tanzimat period, it continued its course as the main dynamic in the adoption of the new regime on the one hand and one of the most important actors in the democratization process on the other hand. One of the most important actors of the press, which has aggravated its mass in Turkish politics with the multi-party political life, in the new era that started with the DP government; Akis magazine, which started its publication life in this period and became the first political news magazine of the Turkish press. Akis magazine, created by Metin Toker based on world renowned news magazines such as Time and Newsweek, presented political and socio-cultural developments to its readers in a unique and fluent language as a weekly news item. Akis magazine, which started its broadcasting life with the principle of "impartial reporting", has witnessed the most difficult days of Turkish political life within the framework of democracy, while becoming one of the strongest opposition organs against the DP government over time. In fact, it not only witnessed those days, but also had an impact on difficult days such as the 1960 Revolution, which closed the DP period. After the Toker period (1954-1967), Akis magazine started its publication life again in 1987, this time with the privilege of Kurtul Altug and in order to continue Toker's school. Akis magazine developed a publishing policy opposed to the Turkish-Islamic synthesis and the political representative of this synthesis, ANAP, which it saw as the official state regime after September 12. After this short-term trial in 1987, Akis magazine, which was re-released between 1993-1994, this time under the leadership of Mehmet Ali Yula, witnessed the coalition days of Turkish political life, especially the DYP-SHP government. Having witnessed three different periods of Turkish political life from three different perspectives, Akis magazine has also pioneered the magazines that followed, becoming one of the cornerstones of Turkish press history in political news journalism.
  • Item
    Soğuk Savaş döneminde Türkiye'nin askeri teknoloji kaynakları (1946-1990)
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Kostak, Ercan
    Bu çalışmaya konu olan Türkiye'nin askerî teknoloji kaynaklarının tarihi süreci soğuk savaş dönemine rastlayan 1946-1990 yılları arasını kapsamaktadır. Türk ordusunun bu dönem içerisinde askerî teknoloji kaynaklarında yaşanan değişim ve dönüşüm süreci, dönemin içte ve dışta meydana gelen siyasi, askerî, ekonomik olaylarına bağlı olarak ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Söz konusu çalışma, giriş ile üç bölümden meydana getirilmiştir. Giriş bölümünde, çalışmada konu edilen askerî terimler tanımlanarak konunun daha anlaşılır olması sağlanmıştır. Girişi izleyen birinci bölümde; Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren 1960 yılına kadar geçen süreçte Türk ordusunun (Kara, Deniz, Hava ve Jandarma ordusu) genel durumu incelenmiştir. Bu bölümde yer verilen 2. Dünya Savaşı 1939-1945 yılları arasında yaşanmıştır. Türkiye, savaşan iki tarafın da baskılarına rağmen denge siyaseti ile savaş dışı kalmayı başarmıştır. 2. Dünya Savaşı, Türk ordusunun silah, araç, gereç ve teçhizatının modern olmaktan uzak olduğunu, personelinin ise modern bir harp için gerekli eğitimden yoksun olduğunu ortaya koymuştur. 1945'lerden itibaren dünya yeniden şekillenmiştir. Soğuk savaş yıllarında dünya ve Türkiye; siyasi, askerî, ekonomik, sosyal, kültürel vb. birçok anlamda değişim ve dönüşüm yaşamış ve bunun sonucu olarak Türkiye, kendisini Batı bloğunda tanımlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu'ndan beri süregelen ve Türkiye Cumhuriyeti'nde imkânlar nispetinde devam eden Türk ordusunun modernleşme, değişim ve dönüşüm süreci, 2. Dünya Savaşı sonrasında özellikle 1947 yılından sonra artmıştır. Türkiye, Truman ve Marshall'ın katkıları neticesinde sağladığı askerî yardımlar ile Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere tüm kurumlarını Batı normlarına göre düzenlemiştir. 1950-1960 yılları arası dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yeniden yapılanmasına etki eden önemli olaylardan biri, Kore Savaşı sonunda Türkiye'nin 16 Şubat 1952 tarihinde NATO topluluğu içerisine dâhil olmasıdır. Bu süreçte, Kara Kuvvetleri'nin teşkilat ve kadrolarında yeni düzenlemeler yapılmış, bütün sınıflar çağa uygun silah ve teçhizatla donatılmıştır. Hava Kuvvetleri birlikleri jet uçakları ile teçhiz edilmiştir. ABD Deniz Yardımı Programı gereğince Türkiye'ye çeşitli tonajlarda deniz üstü, mayın tarayıcı ve denizaltılar teslim edilerek Deniz Kuvvetleri'nin gücü artırılmıştır. İkinci bölümde incelenen 1960-1974 yılları arası dönemde, 27 Mayıs 1960 Müdahalesi, Kıbrıs bunalımı ile 12 Mart 1971 Muhtırası yaşanmıştır. Bu dönemde, NATO ve ABD'den askerî yardım temin edilmesine devam edilmiş, diğer taraftan Almanya'dan 1964 yılından itibaren askerî yardım sağlanmıştır. Kara Kuvvetleri için hafif silah üretimine ağırlık verilmiştir. Deniz Kuvvetleri 1960 yılından itibaren donanmayı "Marmara Denizi Donanması"ndan "Açık Deniz Donanması"na dönüştürmeyi hedeflemiştir. Hücumbot, denizaltı ve yardımcı gemi satın alınması ile Gölcük Tersanesi'nde gemi üretimi için çalışmalar yapılmıştır. Hava Kuvvetleri için, uçak ve malzeme temin edilmesine çalışılmıştır. Dünyada meydana gelen ilerlemeler ve tehdit ortamının değişim geçirmesi sonucunda yeniden yapılanma gerekmiş ve RE-MO planı 1972 yılında uygulamaya konulmuştur. 1974-1990 yılları arasını kapsayan üçüncü bölümde incelenen Kıbrıs Barış Harekâtı ve ardından yürürlüğe konan ambargo, dış askerî yardımla gelen eski teknoloji ürünü silahların yenilenmesini ve millî bir savunma sanayinin kurulmasını gerektirmiştir. 1970'li yılllarda Kuvvet Komutanlıkları Güçlendirme Vakıfları bu hedefleri gerçekleştirmek için meydana getirilmiş ve yatırımlar başlatılmıştır. Aynı dönemde Türk ordusunun gereksinimlerinin millî kaynaklardan sağlanması maksadıyla ileri teknoloji kuruluşları (TUSAŞ, ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN, ASPİLSAN ve İŞBİR ELEKTRİK SANAYİİ A.Ş. vb.) hayata geçirilmiştir. 1980'li yıllarda savunma sanayini geliştirme gayretleri ağırlık kazanmış, 1985 yılında Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) kurulmuş ve Savunma Sanayii Destekleme Fonu (SSDF) oluşturulmuştur. Diğer taraftan, 12 Eylül 1980 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri millî birliği korumak, anarşi ve terörü önlemek amacıyla yönetimi ele geçirmiş ve geçen 3 yıl içinde 1982 Anayasası yürürlüğe konmuştur. Kara Kuvvetleri'ni yeniden yapılandırmak maksadıyla, 1980 yılında başlatılan hibe türü Özel Teçhizatlandırma Yardımları yeni araç ve malzemeden oluşmaktadır. Bu kapsamda, Federal Almanya'dan alınan 232 adet Leopard 1-A3 tankı Kara Kuvvetleri envanterine girmiştir. 1980'li yıllarda, Deniz Kuvvetleri'ni geliştirmek amacıyla önemli atılımlar yapılmıştır. 1980 yılında Gölcük Tersanesi'nde yapımı tamamlanan 1000 ton ağırlığında "AY" sınıfı denizaltı, 1988 yılında bitirilerek hizmete sunulan Fatih fırkateyni, Türk donanmasının gücüne güç katmıştır. 1987-1995 yılları arasında TUSAŞ tarafından 152 adet ve ABD tarafından 8 adet olmak üzere toplam 160 adet F-16 C/D üretilerek Hava Kuvvetleri'nin kullanımına sunulmuştur. The historical process of Turkey's military technology resources, which is the subject of this study, covers the years 1946-1990, which coincides with the cold war period. The change and transformation process in the military technology resources of the Turkish army during this period has been discussed in detail depending on the political, military and economic events that took place inside and outside of the period. The study consists of an introduction and three parts. In the introduction, the military terms that are the subject of the study are defined and the subject is made more understandable. In the first section following the introduction; The general situation of the Turkish army (Land, Naval, Air and Gendarmerie army) from the foundation of the Republic to 1960 has been examined. The Second World War, which is included in this section, took place between 1939-1945. Despite the pressures of both warring sides, Turkey managed to stay out of the war with its balance policy. World War II revealed that the weapons, tools, equipment and equipment of the Turkish army were far from being modern, and that its personnel lacked the necessary training for a modern war. The world has been reshaped since 1945. During the Cold War, the world and Turkey; political, military, economic, social, cultural etc. has experienced many changes and transformations, and as a result, Turkey has defined itself in the western bloc. The modernization, change and transformation process of the Turkish army, which has been going on since the Ottoman Empire and continued in the Republic of Turkey, has increased after the Second World War, especially after 1947. Turkey organized all its institutions, especially the Turkish Armed Forces, according to Western norms, with the military aid it provided as a result of the contributions of Truman and Marshall. In the period between 1950-1960, one of the important events affecting the restructuring of the Turkish Armed Forces was the inclusion of Turkey in the NATO community on February 16, 1952, at the end of the Korean War. In this process, new arrangements were made in the organization and staff of the Land Forces, and all classes were equipped with modern weapons and equipment. Air Force units are equipped with jet planes. In accordance with the US Naval Assistance Program, various tonnages of surface, minesweepers and submarines were delivered to Turkey, thereby increasing the strength of the Naval Forces. In the period between 1960-1974, which is examined in the second part, 27 May 1960 Revolution, Cyprus crisis and 12 March 1971 Memorandum were experienced. In this period, military aid from NATO and the USA continued to be provided, on the other hand, military aid was provided from Germany since 1964. The production of light weapons for the Land Forces was emphasized. The Navy has aimed to transform the navy from the "Marmara Sea Navy" to the "Offshore Navy" since 1960. Studies were carried out for ship production at Gölcük Shipyard, with the purchase of torpedo boats, submarines and auxiliary ships. Efforts were made to supply aircraft and supplies for the Air Force. As a result of the developments in the world and the change in the threat environment, restructuring was required and the RE-MO plan was put into practice in 1972. The Cyprus Peace Operation, which was examined in the third part covering the years 1974-1990, and the embargo put into effect after that, required the renewal of old technology weapons that came with foreign military aid and the establishment of a national defense industry. In the 1970s, Force Commands Strengthening Foundations were established to achieve these goals and investments were initiated. In the same period, advanced technology companies (TUSAŞ, ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN, ASPİLSAN and İŞBİR ELEKTRİK SANAYİİ A.Ş. etc.) were put into practice in order to meet the needs of the Turkish army from national resources. Efforts to develop the defense industry gained weight in the 1980s, the Undersecretariat for Defense Industries (SSM) was established in 1985 and the Defense Industry Support Fund (SSDF) was established. On the other hand, on 12 September 1980, the Turkish Armed Forces took over the administration in order to protect national unity and prevent anarchy and terrorism, and the 1982 Constitution was put into effect in the last 3 years. Special Equipment Grants, a type of grant initiated in 1980 to restructure the Land Forces, consist of new tools and materials. In this context, 232 Leopard 1-A3 tanks purchased from the Federal Republic of Germany entered the Land Forces inventory. In the 1980s, important breakthroughs were made in order to develop the Naval Forces. The "AY" class submarine with a weight of 1000 tons, whose construction was completed in Gölcük Shipyard in 1980, and the Fatih frigate, which was completed and put into service in 1988, added strength to the strength of the Turkish navy. Between 1987-1995, a total of 160 F-16 C/Ds were produced, of which 152 by TAI and 8 by the USA, and presented to the Air Force.
  • Item
    Ferrosenil siklotetrafosfazenlerin N/N, N/O ve N2O2 donörlü bidentat ve tetradentat ligandlar ile reaksiyonlarının incelenmesi, stereojenik, elektrokimyasal ve biyolojik özelliklerinin araştırılması
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Mutlu, Gürcü
    Bu çalışmada, ferrosenkarboksaldehit ile 3-amino-1-propanolün metanol ortamındaki kondenzasyon tepkimeleri sonucunda oluşan Schiff bazının NaBH4 ile indirgenmesinden 3-(N-ferrosenilmetilamino)-1-propanol, FcCH2N(CH2)3OH (1), elde edilmiştir. Elde edilen N/O donörlü mono-ferrosenildiaminin NaH ile etkileştirilmesinden oluşan sodyum 3-amino-1-propanoksit ile oktaklorosiklotetrafosfazatetraenin (tetramer, N4P4Cl8), Et3N varlığında THF ortamında, 1:1 orandaki tepkimesinden kısmen sübstitüe mono-spiro (12) ve 2,4-ansa (13) siklotetrafosfazen türevleri sentezlenmiştir. Bu kısmen sübstitüe mono-spiro (12) ve 2,4-ansa (13) bileşiklerinin ayrı ayrı N2O2 donörlü dört dişli aminopodanlar (2-4) ve N/N ve N/O donörlü iki dişli karbazol (5-8) ve piperonal sübstitüe ligandlar (9-11) ile klasik ve mikrodalga yöntemleri ile tepkimeleri sonucunda kısmen ve/veya tamamen sübstitüe siklotetrafosfazen bileşikleri (14-29) elde edilmiştir. Sentezlenen bileşiklerin (12-29) yapıları element analizi, kütle spektrometresi (ESI-MS), FTIR, 1H-, 13C- ve 31P- NMR tekniklerinden faydalanılarak belirlenmiştir. Spiro (12 ve 18 hariç) ve tüm ansa siklotetrafosfazen bileşikleri birden fazla stereojenik P atomuna sahiptir. Uygun kristalleri elde edilebilen 16 ve 27 bileşiklerinin katı hal yapıları X-ışını kırınımmetre yöntemi ile aydınlatılmıştır. Bu bileşikler dört farklı kiral P merkezine sahip olup bir enantiyomerin stereogenik P-merkezlerinin mutlak konfigürasyonu 16 için SS'S''R''' ve 27 için RS'R'R'' olarak belirlenmiştir. Bazı siklotetrafosfazen bileşiklerinin (15, 16, 18, 20 ve 21) optik ve elektrokimyasal özellikleri UV-vis absorpsiyon ve döngüsel voltametri (CV) teknikleri kullanılarak incelenmiştir. Sonuç olarak, bu bileşikler yeni nesil ve sinerjik boya duyarlı güneş pili (DSSC) malzemeleri olarak kullanılabilecek ferrosen bazlı yüke dönüşebilen fosfazen yapıları olarak önerilebilir. Ayrıca, bazı kısmen ve tamamen sübstitüe türevlerin (15, 16, 18 ve 20-23) çeşitli patojen bakteri ve mayalar üzerinde antimikrobiyal aktiviteleri, pBR322 plazmit DNA ile etkileşimleri ve MDA-MB-231 meme kanseri hücrelerine ve COS-1 memeli fibroblast hücrelerine karşı sitotoksik aktiviteleri araştırılmıştır. Eylül 2023, 327 sayfa Anahtar Kelimeler: Fosfazenler, ferrosenil siklotetrafosfazenler, stereojenizm, biyoaktivite, elektrokimyasal özellikler In this study, 3-(N-ferrocenylmethylamino)-1-propanol, FcCH2N(CH2)3OH (1) was obtained by reducing with NaBH4 the Schiff base formed by ferrocenecarboxaldehyde and condensation reactions of 3-amino-1-propanol in methanol. Partially substituted mono-spiro (12) and 2,4-ansa (13), as a result of reactions of the sodium salt of bidentate ligand the NO donor atom with octachlorocyclotetraphosfazatetraene (tetramer, N4P4Cl8), in the presence of Et3N in THF medium in a ratio of 1:1 were synthesized. Partially and/or fully substituted cyclotetraphosphazene compounds (14-29) were prepared from the reactions of tetradentate aminopodans with N2O2 donor typed (2-4) and bidentate carbazolyl (5-8), and piperonal (9-11) substituted ligands with N/N and N/O donors with mono-spiro (12) and 2,4-ansa (13) using classical and microwave methods. The structures of the synthesized compounds (12-29) were determined using elemental analysis, mass spectrometry (ESI-MS), FTIR, 1H-, 13C- and 31P-NMR techniques. Spiro (except 12 and 18) and all ansa cyclotetraphosphazene compounds have more than one stereogenic P atom. Solid-state structures of compounds 16 and 27, suitable crystals of which can be obtained, were elucidated by X-ray diffraction method. These compounds have four different chiral P centers and the absolute configuration of stereogenic P-centers of an enantiomer is designated SS'S''R''' for 16 and RS'R'R'' for 27. Optical and electrochemical properties of some cyclotetraphosphazenes (15, 16, 18, 20 and 21) were investigated using UV-vis absorption and cyclic voltammetry (CV) techniques. As a result, these compounds can be suggested as ferrocene-based charge transformable phosphazene structures that can be used as new generation and synergistic dye-sensitized solar cell (DSSC) materials. In addition, antimicrobial activities of some partially and fully substituted derivatives (15, 16, 18 and 20-23) on various pathogenic bacteria and yeasts, their interactions with pBR322 plasmid DNA and MDA-MB-231 against breast cancer cells and COS-1 mammalian fibroblast cells. cytotoxic activities were investigated. Sep 2023, 327 pages Keywords: Phosphazenes, ferrocenyl cyclotetraphosphazenes, stereogenism, bioactivity, electrochemical properties
  • Item
    Başkan-bürokrasi ilişkisi çerçevesinde ABD dış politikasında Ulusal Güvenlik Konseyi
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Oran, Özlem Pınar
    Bu tezde, Başkan-Bürokrasi İlişkisi çerçevesinde Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Amerikan dış politikasında karar alma sürecindeki rolü incelenmiştir. Dış politika ve güvenlik kararlarının, Amerikan bürokrasisi içindeki kimliksel çatışma halindeki epistemik grupların kendi aralarındaki mücadele sonucunda alındığı ve Amerikan Başkanı'nın Ulusal Güvenlik Konseyi'nde bu mücadelenin bir tarafı olarak politikalarını meşrulaştırdığı tezin temel argümanıdır. Bu bağlamda tezde teorik çerçevenin tartışıldığı ilk bölümde, güvenlik bürokrasisi içindeki kimliksel mücadele halindeki gruplar ve bu grupların birbirleri ile ilişkilerinden doğan dış politika kararları, Bürokratik Siyaset Modeli ve Peter M. Haas'ın 'epistemik topluluklar' teorik yaklaşımı üzerinden çözümlenmiştir. İkinci bölümde Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi'nin tarihsel gelişimi, kurumsal yapısı ve işleyişi, kurulduğu 1947 yılından bu yana önemli kırılma noktaları üzerinden anlatılmıştır. Son bölümde 43. Başkan George W. Bush ve 44. Başkan Barack H. Obama dönemlerindeki Ulusal Güvenlik Konseyi uygulamaları ve dış ve güvenlik politikası karar alma süreçleri Irak Savaşı örnek olayı üzerinden karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak Ulusal Güvenlik Konseyi, 75. yıldönümünde hala Amerikan Başkanlarının dış ve güvenlik politikalarına ilişkin karar alma sürecinin vazgeçilmez bir aygıtı olarak görev yapmakta ve güvenlik bürokrasisi içindeki epistemik grupların mücadelesine sahne olmaktadır. This thesis examines the role of the National Security Council in US foreign policy decision-making process within the framework of the President-Bureaucracy relations. The main argument of the thesis is that foreign and security policy decisions are taken as a result of the identity struggle between epistemic groups in conflict within the American bureaucracy. Hence American Presidents uses this identity struggle to legitimize their policies by taking the side of the dominant bureaucratic group at the National Security Council. In this context, as a theoretical framework, the first chapter of the thesis analyzes the identity struggle of the epistemic groups within the security bureaucracy and the foreign policy decisions resulted from the relations of these groups through the Bureaucratic Politics Model and the 'epistemic communities' concept of Peter M. Haas. The second chapter explains the historical background, organizational structure and the functioning of the NSC by referring to important turning points since its foundation in 1947. The last chapter compares the NSC practices and foreign policy decision-making process of the 43rd President George W. Bush and 44th President Barack H. Obama through the Iraq War as a case study. As a conclusion, on its 75th anniversary the National Security Council still serves as an indispensable tool for the American Presidents in the foreign policy decision-making process, and the NSC has become the scene of the struggle of these epistemic groups within the security bureaucracy.
  • Item
    Vergilendirme yoluyla mülkiyet hakkının ihlaline dair bireysel başvurulara uygulanan ölçülülük denetiminin Anayasa Mahkemesi kararları ışığında analizi
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Gülcan, Elif Senem
    Ölçülülük ilkesi temel hak ve hürriyetlere yapılan müdahalelere ilişkin evrensel bir sınır olup hem Anayasa Mahkememiz hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından kararlarında yoğun olarak kullanılmaktadır. Anayasa Mahkememiz 2012 yılından beri gündeminde olan bireysel başvuru yolu vesilesiyle, vergilendirme yoluyla mülkiyet hakkına müdahalede bulunulduğunu iddia eden birçok başvurucunun dosyasını incelemiş, yaşanan ihlalleri bizzat ilgilisinden öğrenerek kararlarını vermiştir. Bireysel başvuru ihlale uğrayan tarafın sorunu bizzat aktardığı bir yöntem olması nedeniyle iptal ve itiraz davalarından çok daha sağlıklı bir bilgi aktarımı olduğu kuşkusuzdur. Anayasa Mahkemesinin müdahalenin ölçülülüğünü denetlediği düşünüldüğünde ihlale dair yaşananların doğrudan ihlali yaşadığını iddia eden tarafça aktarılmasının ne denli değerli bir yöntem olduğu anlaşılmaktadır. Devletin bir hakkı ve aynı zamanda görevi olan vergilendirme yetkisinin kullanımı esnasında mülkiyet hakkına dokunması ve onu zedeleyecek uygulamaların gündeme gelmesi olasıdır. Vergilendirmenin kamuya sağladığı yarar nedeniyle yasaların ve özellikle idarenin takdir yetkisini kullandığı durumların kişi hak ve hürriyetleri ile dengelenmesi çok önemlidir. Anayasa Mahkememizin konuya yaklaşımının birçok noktada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamaları ile uyumlu olduğu görülmekte olup çalışmada analizi yapılan belli başlıklar altındaki yaklaşımlarının kamu yararı ile bireyin mülkiyet hakkını dengeleyecek şekilde ele alınması halinde çok daha sağlıklı bir vergisel düzende ilerlenebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Ölçülülük, Bireysel Başvuru, Kanunilik The principle of proportionality is a common border with regards to the interventions to fundamental rights and freedoms and is used extensively by both our Supreme Court and the European Court of Human Rights in their decisions. Supreme Court of Turkey has examined the files of many applicants, since 2012, claiming there has been an interference with the right to property through taxation, as a means of individual application and learned the details of violations directly from the person concerned. Since the individual application enables the violated party to personally convey the problem, there is no doubt that it provides a very healthy information flow. Since the Supreme Court supervises about the proportionality of the intervention, it is such a valuable method to directly convey the experiences of the violated party claiming who has experienced the violation. It is very likely for the authorized parties to harm the right to property during the exercise of its taxation authority. Due to the public benefit, it is very important to balance both the regulations and discretion power of administration against the personal rights and freedoms. It is obvious that the approach of our Supreme Court to this issue is to be in harmony with the practices of the European Court of Human Rights. As a side note, we believe that efforts to balance the public interest and individual rights and freedoms will carry us to a much further point in a very short term. Key Words: Proportionality, İndividual Application, Legality
  • Item
    Aspir/buğday ekim nöbeti sisteminde vermikompost kullanımının verim ve kalite üzerine etkilerinin araştırılması
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Kodaş, Recep
    Bu çalışma 2019-2020 ve 2020-2021 yetiştirme sezonunda Ankara Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü İkizce Araştırma ve Uygulama çiftliğinde yürütülmüştür. Araştırma da; aspir/buğday ekim nöbeti sisteminde 7 farklı gübre kombinasyonları (DAP+ÜRE, Katı Solucan Gübresi (KSG)+ÜRE, DAP+Sıvı Solucan Gübresi (SSG), KSG+SSG, Sadece KSG, Sadece SSG ve Gübresiz kontrol) kullanılmıştır. Bu uygulamaların aspir ve buğday bitkilerinde verim ve kalite üzerine etkileri incelenmiştir. Deneme, Tesadüf Blokları deneme desenine göre 3 tekerrürlü olarak kurulmuştur. Araştırma sonucunda, buğdayda en yüksek verim 368 kg/da ile DAP+ÜRE uygulamasından, en düşük verim ise 277 kg/da ile Gübresiz (Kontrol) uygulamasından elde edilmiştir. Buğday kalitesine ise DAP+ÜRE ve KSG+ÜRE uygulamalarının istatistiki olarak önemli etkilerinin olduğu tespit edilmiştir. En yüksek değerler DAP+ÜRE ve KSG+ÜRE uygulamalarında tane protein oranı % 14.6 ve Alveograf W enerji değeri 173.5 ile 173.8 joule olarak bulunmuştur. Aspirde en yüksek verim 363 kg/da ile DAP+ÜRE uygulamasından, en düşük verim 278 kg/da ile Gübresiz (Kontrol) uygulamasından elde edilmiştir. İçerdiği yağ oranına bağlı olarak en yüksek yağ verimi 131.5 kg/da ile yine DAP+ÜRE uygulamasından elde edilmiştir. KSG+ÜRE uygulamasının aspir çiçeklenme zamanında 2 gün, olgunlaşma zamanında 4 gün erkencilik sağladığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, buğday ve aspirde verim ve kalite yönünden, vermikompost uygulamalarından KSG+ÜRE uygulaması ile yetiştiricilik önerilebilir. Sürdürülebilir tarım açısından uzun süreli katı ve sıvı solucan gübresi uygulamalarının, toprak yapısını düzelttiği ve bitki besin maddesi içeriğini arttırdığı söylenebilir. This study was carried out at İkizce Research and Application Farm of Ankara Field Crops Central Research Institute in the 2019-2020 and 2020-2021 growing seasons. In the research, 7 different fertilizers combinations (DAP+UREA, Solid Vermicompost (KSG)+UREA, DAP+Liquid Worm Fertilizer (SSG), KSG+SSG, Only KSG, Only SSG and Fertilizer-Free control) were used. The effects of these applications on yield and quality of safflower and wheat plants were investigated. The trial was established according to a randomized block design with 3 replications. As a result of the research, the highest yield was obtained from DAP+UREA application with 368 kg/da and the lowest yield was obtained from the control application Fertilizer-Free with 277 kg/da. It was determined that there were significant effects of DAP+UREA and KSG+UREA applications on wheat quality. The highest values were found to be 14.6% and Alveograph W energy values were between 173.5 and 173.8 joules in DAP+UREA and KSG+UREA applications. In safflower, the highest seed yield was obtained from the DAP+UREA application with 363 kg/da, and the lowest value was obtained from the control application Fertilizer-Free with 278 kg/da. Depending on the oil content, the highest oil yield was obtained from DAP+UREA application with 131.5 kg/da. It was determined that the KSG+UREA application provided earliness of 2 days at the flowering time of the safflower and 4 days at the ripening time. As a result, in terms of yield and quality of wheat and safflower, cultivation with KSG+UREA application, one of the vermicompost applications, can be recommended. In terms of sustainable agriculture, it can be said that long-term solid and liquid worm fertilizer applications improve the soil structure and increase the plant nutrient content.
  • Item
    KURAKLIK STRESİ UYGULANAN BAZI KÜLTÜR (Hordeum vulgare L.) VE YABANİ (Hordeum spontaneum) ARPA GENOTİPLERİNDE STRESİN GEN İFADESİ DÜZEYİNDE İNCELENMESİ
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Yetilmezler, Elif
    Kuraklık, tarımsal üretimde verim ve kaliteyi doğrudan etkileyen abiyotik stres etmenlerinin başında gelmektedir. Bitkiler, stres koşullarına en az zarar görecek şekilde bazı değişikliklerle dayanıklılık göstermektedir. Bu çalışmada, kuraklık stresine karşı farklı tolerans kabiliyetine sahip arpa genotiplerinin kuraklık stresi altında gen ifade profilleri ile bazı morfolojik, fizyolojik ve biyokimyasal değişiklikleri incelenmiştir. Materyal olarak Tarm92, Avcı2002, Misket, Sayım40 ve Hordeum spontaneum genotipleri kullanılmıştır. Kuraklık stresinin farklı günlerinde alınan örneklerle morfolojik (fide boyu, taze ve kuru ağırlık), fizyolojik (yaprak turgur ağırlığı ve yaprak klorofil içeriği) ve biyokimyasal (prolin içeriği) analizler gerçekleştirilmiş; HVA1, Dhn3, HvSNAC1, HvCBF4, ve HSP17.8 genlerinin ifadeleri karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar, kuraklığın süresine, incelenen özelliğe ve genotiplere göre değişiklik göstermiştir. Artan kuraklık stresiyle beraber, özellikle toprak su kapasitesinin %20 ve %10 olarak ölçüldüğü zamanda morfolojik ve fizyolojik sonuçlarda belirgin düşüşler gözlenirken, prolin miktarı ve belirlenen genlerin ifadelerinde artış gözlenmiştir. Tarm92 çeşidi kuraklığa toleranslı olarak ve Avcı2002 çeşidi ise hassas olarak belirlenmiştir. Yine kuraklık stresine olan cevapları bakımından, Misket ve Sayım40 çeşitleri Tarm92 çeşidine yakın sonuçlar verirken, Hordeum spontaneum genotipi Avcı2002 çeşidine benzer sonuçlar vermiştir. Bitkinin, kuraklık stresine yanıtının karmaşıklığından dolayı, morfolojik ve fizyolojik analiz sonuçlarının tek başına değerlendirilmesindeki zorluk, transkriptomik çalışmalarla birlikte verimli bitki seçiminde kolaylık ve doğruluk sağlamasının yanında, bitki ıslahında kullanılabilecek aday genlerin tanımlanmasına yardımcı olacaktır. Drought is one of the abiotic stress factors that directly affect yield and quality in agricultural production. Plants show resistance to stress conditions with some changes in a way to minimize damage. In this study, gene expression profiles and some morphological, physiological and biochemical changes of barley genotypes with different tolerance to drought stress were investigated under drought stress. Tarm92, Avcı2002, Misket, Sayım40 and Hordeum spontaneum genotypes were used as material. Morphological (seedling height, fresh and dry weight), physiological (leaf turgor weight and leaf chlorophyll content) and biochemical (proline content) analyses were performed on samples taken on different days of drought stress and the expression of HVA1, Dhn3, HvSNAC1, HvCBF4, and HSP17.8 genes were compared. The results obtained varied according to the duration of drought, traits and genotypes. With increasing drought stress, especially when the soil water capacity was measured at 20% and 10%, significant decreases were observed in morphological and physiological results, while the amount of proline and the expression of the determined genes increased. Tarm92 variety was determined as drought tolerant and Avcı2002 variety was determined as sensitive. Again, in terms of their response to drought stress, Misket and Sayım40 varieties gave similar results to Tarm92 variety, while Hordeum spontaneum genotype gave similar results to Avcı2002 variety. Due to the complexity of the plant's response to drought stress, the difficulty in evaluating the results of morphological and physiological analysis alone, together with transcriptomic studies, will help to identify candidate genes that can be used in plant breeding, as well as providing ease and accuracy in the selection of productive plants.
  • Item
    Karşıt-kuyu radar verilerinin iki boyutlu tomografisi
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Baksı, Esra Ezgi
    Yer radarı yöntemi yakın yüzey araştırmalarda hasar vermeden yüksek çözünürlüklü sonuç üreten elektromanyetik yöntemdir. Ancak ortam içinde aranan süreksizlikleri belirlemek önemli olsa da ortamın elektromanyetik (EM) dalga hızını sabit kabul etmek yöntemin zayıf bölümüdür. Karşıt-Kuyu radar yöntemi ile yüzeye yakın yeraltı radar hızını veya dielektrik katsayısı değişimini daha ayrıntılı haritalamak tezin başlıca amacıdır. Bu amaçla kaynak noktasından alıcı noktasına gelen radar dalga alanının ilk varış zamanları kullanılarak ters çözüm işlemi yapılmıştır. Tez kapsamında MATLAB ve FORTRAN programlama dilleri kullanılarak işlem adımları için kodlar hazırlanmıştır. Bu tezde, karşılıklı kuyular arasındaki ortamı tanımlayan içinde farklı boyut, hız ve özellikte süreksizlikler içeren yapay veriler oluşturarak öncelikle veri toplama düzeneği ile modelleme ve seyahat zamanı hesaplama işlemi gerçekleştirilmiştir. Seyahat zamanı hesabı için ikinci dereceden sonlu farklar yaklaşımı ile iki boyutlu (2B) Eikonal denklemin çözümü yapılmıştır. Ters çözüm adımında ise, sönümlü en küçük kareler ve OCCAM ters çözüm teknikleri kullanılmıştır. Her iki ters çözümde de normal denklem eşlenik gradyen tekniği ile çözülmüştür. OCCAM ters çözüm yönteminin, sönümlü en küçük kareler çözümünden daha iyi sonuçlar verdiği yapay veriler ile gösterilmiştir. Ground penetrating radar (GPR) is an electromagnetic method that offers high resolution for near-surface image without damage. Although it is important that the method can identify discontinuities in the medium with high sensitivity, the weakness of the method is that the electromagnetic (EM) wave velocity of the medium is assumed as a constant. The main objective of this thesis is to map the subsurface radar velocity or dielectric coefficient variations in more detail using the crosshole radar method. For this purpose, the inversion process was performed using the first arrival times of the radar wave field from the source point to the receiver point. Within the scope of the thesis, MATLAB and FORTRAN programming languages were used to develope codes for the process steps. In this thesis, firstly, modelling and travel time calculation were performed with the data collection system by creating synthetic datas containing discontinuities of different sizes, velocities and properties that define the environment between the two wells. For the travel time calculation, the two-dimensional (2D) Eikonal equation was solved by second order finite difference approach. In the inversion step, damped least squares and OCCAM inversion techniques were used. In both inverse solutions, the equation was solved by the conjugate gradient technique. It has been shown with synthetic data that the OCCAM inversion method gives better results than the damped least squares solution.
  • Item
    Toksik gaz moleküllerinin iki boyutlu malzemeler üzerine adsorpsiyonu
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Zengin, Yasin
    Tez kapsamında, iki boyutlu (2D) Janus malzemelerinin kararlı fazları ve küçük toksik gaz moleküllerinin bu malzemeler üzerindeki adsorpsiyon davranışları incelenmiştir. SnSSe Janus malzemesi için 1T fazının kararlı olduğu belirlenirken, diğer Janus Grup III Al2XY (X≠Y ve X, Y = S, Se ve Te) ve B2XY (X≠Y ve X, Y = S, Se ve Te) malzemeleri için 2H fazı kararlı olarak bulunmuştur. CO, NO, NO2, NH3 ve O2 gaz molekülleri 2D Janus malzemelerinin her iki yüzeyinde farklı adsorpsiyon konfigürasyonlarında adsorbe edilmiştir. Adsorpsiyon enerjileri ve yükseklikleri hesaplanarak malzemelerin adsorpsiyon özellikleri incelenmiştir. Ayrıca, spin polarize elektronik bandı, durum yoğunluğu, yük yoğunluğu ve Bader analizi gibi karakterizasyonlar da yapılmıştır. Bu çalışma sonucunda, her bir 2D Janus malzemesi için elde edilen bulgular ayrıntılı olarak sunulmuştur. Within the scope of this thesis, the stable phases of two dimensional (2D) Janus materials and the adsorption behavior of small toxic gas molecules on these materials have been investigated. While the 1T phase was found to be stable for SnSSe Janus material, the 2H phase was found to be stable for other Janus Group III Al2XY (X≠Y and X, Y = S, Se and Te) and B2XY (X≠Y and X, Y = S, Se and Te) materials. CO, NO, NO2, NH3, and O2 gas molecules have been adsorbed on both surfaces of 2D Janus materials in different adsorption configurations. The adsorption energies and heights have been calculated to examine the adsorption properties of the materials. Additionally, characterizations such as spin-polarized electronic band structure, density of states, charge density, and Bader analysis have been performed. As a result of this study, the findings obtained for each 2D Janus material have been presented in detail.
  • Item
    Buğday yetiştiriciliğinde alternatif taban ve üst gübrelerin geliştirilmesi
    (Ankara Üniversitesi, 2023) Kardeş, Tuğçe Ayşe
    Bu çalışmada üre ile zenginleştirilmiş nano-hidroksiapatit (Ü-nHAP), biyokömür kaplı diamonyum fosfat (BK-DAP) ve biyokömür kaplı üre gübresinin (BK-üre) etkinliği geleneksel DAP ve üre gübreleri ile karşılaştırılarak alternatif taban ve üst gübrelerin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Nano-hidroksiapatit (nHAP), Ü-nHAP ve biyokömürün karakterizasyonu SEM ve XRD ile belirlenmiştir. İlk denemede DAP gübresine alternatif olarak tabandan Ü-nHAP uygulanırken, üst gübrelemede üre veya BK-üre kullanılmıştır. İkinci denemede tabandan BK-DAP, üst gübrelemede üre veya BK-üre uygulanmıştır. Denemelerde DAP gübresi referans olarak 8 kg P2O5 da-1 olacak şekilde, Ü-nHAP ve BK-DAP gübreleri ise referans uygulamaya eşit ve azalan miktarlarda (8, 6 ve 4 kg P2O5 da-1) uygulanmıştır. Üst gübrelemede parsellere 15 kg üre da-1 ve 15 kg BK-üre da-1 verilmiştir. Birinci denemede, Ü-nHAP uygulamaları ile her iki yılda da referanstan daha düşük verim değerleri elde edilmiş olup, ilk yılda en düşük Ü-nHAP (4 kg P2O5 da-1) uygulamaları ile referansa yakın verim değerleri belirlenmiştir. İkinci denemede, özellikle ilk yılda, en düşük gübre dozu bile verim bakımından referansa yakın sonuçlar sağlamıştır. Her iki denemede de, Ü-nHAP ve BK-DAP gübrelerinin referans uygulamaya göre azaltılmış dozlarında dahi, tane protein içeriğinde önemli bir azalma görülmemiştir. İlk denemede, uygulanan daha düşük dozlara rağmen bitki N konsantrasyonu referansla karşılaştırıldığında daha yüksek olmuştur. İkinci denemede ise azaltılan gübre uygulamalarına rağmen bitki N konsantrasyonunda azalma meydana gelmemiştir. Benzer şekilde, uygulanan doz 4 kg P2O5 da-1 seviyesine kadar azaltıldığında bile her iki denemede de bitkinin P konsantrasyonunun azalmadığı belirlenmiştir. Bitki Fe konsantrasyonu bakımından iki denemede de uygulamaların referans ile aynı sınıfta yer aldığı, Zn konsantrasyonu bakımından denemeler ve yıllar arasında değişkenlik olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, tükenmekte olan P kaynaklarına alternatif olabilecek bu gübrelerin etkinliğinin farklı toprak özellikleri ve iklim koşullarında farklı bitkilerde test edilmesinin gerekli olduğu düşünülmektedir. This study aimed to develop alternative basal and top dressing fertilizers by comparing the efficiency of urea-enriched nano-hydroxyapatite (U-nHAP), biochar-coated diammonium phosphate (BK-DAP) and biochar-coated urea fertilizer (BK-urea) with conventional DAP and urea fertilizers. Characterization of nano-hydroxyapatite (nHAP), U-nHAP and biochar was determined by SEM and XRD. In the first experiment, U-nHAP was applied from the base as an alternative to DAP. Urea or BK-urea was used for top dressing. In the second experiment, BK-DAP was applied at the base and urea or BK-urea was applied as top dressing. In the experiments, DAP was applied at 8 kg P2O5 da-1 as a reference, U-nHAP and BK-DAP fertilizers were applied at amounts equal to or lower than the reference treatment (8, 6 and 4 kg P2O5 da-1). For top dressing, 15 kg urea da-1 or 15 kg BK-urea da-1 were applied to the plots. In the first experiment, grain yields were lower than the reference in both years with U-nHAP treatments. In the first year, the lowest U-nHAP applications (4 kg P2O5 da-1) provided closer grain yields to the reference. In the second experiment, particularly in the first year, even the lowest fertilizer dose of BK-DAP provided close results to the reference with regard to grain yield. In both experiments, there was no significant decrease in grain protein content even at reduced doses of U-nHAP and BK-DAP fertilizers compared to the reference. In the first experiment, plant N concentration was higher compared to the reference, despite lower fertilizer doses. In the second experiment, there was no decrease in plant N concentration despite reduced fertilizer treatments. Similarly, plant P concentration did not decrease in both trials even when the applied dose was reduced to 4 kg P2O5 da-1. In both experiments, it was determined that the treatments were in the same group with the reference in terms of plant Fe concentration, while there was variabilities between experiments and years in terms of Zn concentration. In conclusion, it is thought that it is necessary to test the effectiveness of these fertilizers, which may be an alternative to depleting P sources, in different plants under different soil properties and climatic conditions.